top of page
Genç Atsızlar Birlikte Kuvvetle logosu.

Çarlık ve Sovyet Dönemi Türkistan ve Enver Paşa

Yazarın fotoğrafı: Hatıra Kayıtlar
Hatıra Kayıtlar
3 May 2020
9 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 14 Eyl


19. ve 20. yüzyıllar Türkistan topraklarındaki halkımız için özgürlük ve bağımsızlıklarını, örf ve adetlerini ve hatta milli kimliklerini koruyabilmek için bir mücadele dönemi olmuştur. Timurluların yıkılmasından sonraki süreçte bir siyasi birlik kuramayan ve bir bütünlük teşkil edilemediği için oluşan boşluktan faydalanan Ruslar, bu topraklarda yayılmacı bir politika izleyerek bu bölgede yaşayan birçok topluluğu nüfuzu altına almıştır. Bölgede siyasi ve sosyal bir otorite oluşturmak isteyen Ruslar her türlü yolu mubah görerek işe koyulmuş ve türlü politikalar ile gerek dini gerek siyasi gerekse kültürel alanda bu topraklarda bir yıldırma ve asimile politikası izlemiştir. Ruslar bu yayılmacı hareketini iki sebep ile açıklar; bunlardan biri uzun bir esaret altında kalma sonucunda elde edilen bağımsızlığı Tanrı’nın bir lütfu olarak görmeleri ve diğer topluluklara medeniyet götüreceklerine inanmaları idi. Bu topraklarda uygulanan politikalarını iki döneme ayırabiliriz. Bunlardan ilki Çarlık Rusya iken ikincisi Bolşevik İhtilali ile birlikte ortaya çıkan Sovyet Rusya olacaktır. Çarlık dönemini incelediğimizde bu dönemde ilk olarak Rusların bölgedeki hâkimiyeti için İslamiyet bir sorun olarak görülmemiş ve Müslümanlara karşı herhangi bir engel oluşturulmamış ve cami, mektep, medrese gibi dini yerlerin açık kalmasına izin verilip kapatılmamıştır. Bunun nedeni ise henüz tam manası ile bölgeye nüfuz edememiş olan Rusların bunu sürece yayarak ve belli başlı şeyleri görmezden gelerek elde edeceğini düşünmesinden kaynaklanmıştır. Kısaca İslamiyet’in Müslümanlar üzerindeki etkisinden faydalanarak Rus rejimi güçlendirilmeye çalışılmıştır. Ancak bu uygulama beklenenin aksine bir reaksiyon vermiş ve bölge halkının birbiri ile kaynaşıp sıkı bağlar kurmasından dolayı bu uygulama Rus menfaatlerine ters düşmüştür. Bunun sonucunda bölgeye bir göç hareketi başlatılmıştır. Müslüman halkı dini açıdan asimile edebilmek amacıyla Hıristiyan Rus Ortodokslar gönderilmiş ancak din değiştiren kişi sayısı çok az olduğundan bu uygulamada da istenilen elde edilememiştir. Nikolay İvanoviç İlminskiy öncülüğünde Müslüman toplulukların etnik farklılıklarını ön plana çıkarmak suretiyle böl-parçala-yönet siyasetini destekleyen yeni bir eğitim programı planlanmıştır. Çarlık rejimi zamanla din politikasında da değişiklik yapmıştır (Yaman: 478).Çarlık Rusya son olarak bu topraklarda gasp ve yağma gerçekleştirmiş; toplulukları birbirlerine karşı kışkırtarak ve bölgeye göç eden Rusları, Türklere karşı ayaklandırarak burada bir sömürge elde edebilmiştir. Tüm bunlardan kurtulmak isteyen bazı aydın kimseler tarafından “Cedit Hareketi” olarak bilinen bir faaliyet başlatılmıştır. Bu hareket kısaca, “dini, siyasi, toplumsal hayatın her alanında geleneksel anlayış, çözüm ve yapılarından kurtularak, milli ve dini mukaddeslere dayalı yeniden bir bakış, kavrayış ve yorumlara kavuşması…”1düşüncesi ile ortaya çıkan harekettir ve ilk olarak eğitim alanında işe koyularak faaliyetlerine okullardan başlamışlardır. Ancak bu hareket Ceditçiler-Kadimciler ayrılığını ortaya çıkarmış ve böylece bir ayrılık daha meydana gelmiştir. Hatta Enver Paşa Türkistan’a gelip birlik olun mücadele edeceğiz dediği zaman ona, bizim asıl kavgamız Ruslarla değil Ceditçilerledir diyenler olacaktır…

İkinci dönem Bolşevik İhtilali ile Çarlık rejimini yıkarak ortaya çıkan Sovyet Rusya’dır. Bolşevikler başa geçerken çok güzel vaatlerde bulunmuş olsalar da yönetimi ele geçirdikten sonra bu tutumları tamamen değişmiştir. Bu dönemde Çarlık rejiminin aksine bir politika izlenmiştir. Bu amaca ulaşmak için Bolşevikler güçlü ve sistemli bir yol izlemiş, asimile ve sömürge faaliyetlerini en hızlı ve şiddetli bir şekilde gerçekleştirmiş ve bu uygulama bütün Sovyet dönemini kapsamıştır. Bu uygulama “a.) Türkistan'da askeri destekle Rus Bolşevik siyasi kontrol, b.) Rusya ve Ruslara bağımlı bir ekonomik ve teknolojik yapı, c.) İdeolojik propaganda ile Sovyet (Rus) toplum yapısı ve kültürünün ikamesi.”2şeklindedir. Buradan da anlayacağımız üzere Bolşeviklerin amacı ortadaki farklılıkları kaldırarak tek tip bir “Sovyet İnsanı” modelini oluşturmaktır. Bu insan modelinin dilinin Rusça, inancının ateizm, milliyetinin ise Sovyet olmasını öngören bu husus devletin resmi politikası haline gelmiştir. Türkistan halklarının medenileşmeleri için bir dine ihtiyaçları olmadığı düşüncesini yerleştirmeye çalışan ve milliyetçiliğe karşı olan Bolşevikler, ilk olarak Sovyet Müslümanlarının yaşadıkları bölgeleri parçalara ayırmışlar ve bu bölgelerdeki milliyetçiliği yok etmeye çalışmışlardır (Yıldız, 2015: 228). Daha öncesinde de bu süreçte Çarlık rejiminin aksine bir politika izlendiğini söylemiştik. Çarlık döneminde ülkede dinî kuruluş sayısının 24.321 olduğu ve 26.379 adet de cami var olduğu belirtilir. Ancak Sovyet dönemine baktığımızda Marksist-Leninist felsefe doğrultusunda 1942 yılında Türkistan topraklarında sadece 1.342 caminin ibadete açık olması, hareketin ne derece acımasız olduğunu göstermektedir. Dini yerlerin yanında dini ibadetleri ve eğitimi yok etmek de amaçlanmış bunun için çeşitli propaganda ve faaliyetlerde bulunulmuştur. İslam dini rejime karşı bir tehdit olarak görülmüştür. Nedeni ise muhakkak ki o dönemde toplumda etkin ve bağlayıcı olan unsurun milli bir kimlikten daha çok inanç unsuru olmasıydı.


“Çarlık Rusya’sı dönemine göre Sovyet yönetiminin Ruslaştırma politikaları daha da planlı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Sovyetler Birliğinin İslam’ı Müslümanların hayatından tamamen çıkarma yolundaki planının ilk aşamasında 30.000 civarında cami yıktırılmış, emekçi ve işçi sınıfının dışındaki âlim, molla, din adamı, toprak ağası, dükkân sahibi vb. emekçi kesimden olmayan herkes basit suçlamalar ile ya öldürülmüş ya da mal varlığına el koyup Sibirya’ya sürgün edilmiştir. Dini eğitimin engellenmesi amacı ile camilerin yanında yer alan medreseler Sovyet yetkilileri tarafından kapatılmıştır. Sovyet politikasının bir diğer aşaması ise alfabede yapılan değişiklikler olmuştur. Bu noktada bölgenin geçmişi ile olan bağlarının koparılması açısından önemli bir unsur olarak görülen 1928’de Arap alfabesinin yerini öncelikle Latin alfabesi sonrasında ise Kiril alfabesinin alması şeklinde yeni düzenlemeler gerçekleştirilmiştir.”3 Latin alfabesinden Kiril alfabesine geçişin nedenini bazı kimseler Türkiye’de Latin harflerinin kabulü sonucunda olduğunu ve bir bağ oluşmaması açısından Türkistan halkının Kiril alfabesine geçirildiği öne sürülmüştür. Yapılan şeyler tabi ki sadece dini alanda olmamış ve süreç içerisinde soykırımlar, sürgünler -bu sürgünler ölüm yolculuğu olmuş, gidenlerin büyük bir kısmı yollarda bir kısmı da gittikleri yerde hayata tutunamayarak ölmüştür- katliamlar gerçekleştirilmiş ve halkı eğitip bilinçlendirebilecek ilim ve irfan sahibi insanların da acımasızca öldürüldüğünü görmekteyiz. Bu konuda okuduğum bir yazıda geçenlerin bir kısmını direkt olarak vereceğim ve bu yazının devamında Türklerin görmüş olduğu soykırım ve zulümler sözlük mantığı ile şematik olarak verilmektedir ve dolayısıyla okunup incelenmesi önemlidir.


“Yapılan bir araştırmaya göre, 20. yüzyılda tüm dünyada 170 milyon insan katledilmiş veya yok olmaya terk edilmiştir. Yok edilen bu insan nüfusunun sadece 110 milyonu yani üçte ikisi komünist rejimin kurbanları olarak tespit edilmiştir. Bu yok edilen 110 milyon insanın üçte ikisi yani 60 milyondan fazlası da Türk soyludur. Bu rakamlar dehşet vericidir. Bugün Türkistan’da hemen hemen her evde birinci derece bir yakınını bu yüzyıl içerisindeki trajedilere kurban veren Türk soylu birine rastlamak mümkündür. Türklere yapılan soykırımlar, kıyımlar, asimilasyon çalışmaları bugünde dünyanın gözü önünde acı ve açık bir şekilde devam etmektedir. Bugün Uyguristan’da, ezeli ve ebedi Türk yurdu olan Kırım’da, iki devlet bir millet olarak yanı başımızda yaşayan Azerbaycan’da, bir ateş topu olan Ortadoğu’da Türk kıyımı, kırımı ve asimilasyon çalışmaları olanca şiddeti ile devam etmektedir. Milyonlarca Türk’ün; dilini konuşması, dinini yaşaması, kültürünü devam ettirmesi yasaklanmış, insan gibi yaşama hakkı elinden alınmıştır. Her zaman olduğu gibi zulüm Türk’e olunca Batı’nın ve dünya kamuoyunun vicdan ve hukuk mekanizmaları devreye girmemiş, yaşananlara kör ve sağır kalınmıştır. 5 Ekim 1938 tarihinde kurşuna dizilerek öldürülen Özbek şairi Çolpan’ın da dediği gibi;

Bu imiş; bilgi- fen, hüner asrı

Bu imiş; yükselen beşer asrı

Hadisat öyle gösterdi ki; bu asır

Yalnız; şer ve şer ve şer asrı.”4


Tüm bunlardan sonra bu topraklarda mücadele ederken kanı ile toprağı sulayarak şehadete ulaşan Türk’ün Başbuğ’u ve Türkistan İhtilal Orduları Başkumandanı’nı anmadan geçemeyiz!

Şüphesiz ki yakın tarihimizde Türkistan topraklarındaki soydaşlarımız için Ruslara karşı en esaslı ve kapsamlı mücadeleyi Enver Paşa vermiştir. O dönemde bölgenin durumunu ve Paşa’nın neden kendisi için böyle bir yol tercih ettiğini bizzat kendi ağzından ve o dönemdeki kişilerin söylevlerinden gözlemlemek daha doğru olacaktır.


Türkistan’a gidip gelmiş olan amcası Halil Paşa ile bu konudaki görüşmesini Halil Paşa şöyle anlatır:

“Türkistan’ın henüz tam teşkilatlanmadığını ve temeli olan bir harekete bu yüzden girişilemeyeceğini anlatmaya çalışıyordum. Basmacı denilen ve Fergana bölgesinde dolaşan çete kuvvetlerinin bir kısmı vatansever, bir kısmı eşkıya, bir kısmı din elden gidiyor diye ayaklanan softalar, bir kısmı da malım gitsin canım kurtulsun düşüncesiyle hareket eden insanlardı. Üstelik silah ve cephaneleri de yetersizdi. Enver’e bunlarla hiçbir şey yapılmasının mümkün olamayacağını anlatmaya çalışıyordum. Onun cevabı: Demir olsa eritirim, oluyordu.”

Paşa, çok öncesinden Türkistan’a gönderip orada bir hareket başlatılıp başlatılamayacağını incelemesini istediği Hacı Sami, ona bölgedeki parçalanmışlıktan ve yıpranmışlıktan bahsederek burada mücadelenin imkânsızlığından bahseder ve Paşa şu cevabı verir:

“Uzun zamanlardan beri Türkistan Türklüğü ile Osmanlı Türklüğü arasındaki irtibat kopmuştur. Ben Osmanlı Ordularının Başkomutanı ve İslam Halifesinin Damadı olarak oraya gelir ve Türkistan’ın bağımsızlığı uğruna ölürsem, bu köprüyü kurmuş oluruz.”

Daha sonra da Zeki Velidi Togan’a şunları söyleyecektir: “Muvaffak olamazsak, hiç olmazsa cesedimi burada bırakmakla Türklüğün istikbaline hizmet etmiş olurum.”

Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı Albay Hüsamettin Ertürk, Enver Paşa ile İstanbul’dan ayrılmadan birkaç gün önce görüşmüş ve emirlerini almıştır. Ertürk onu şöyle anlatmaktadır:

“Paşa’yı arkamda bir irade ve azim heykeli olarak bırakmıştım. Hala düşünüyordum: Muazzam bir savaşa girip, dört savaş yılı doğudan batıya, güneyden kuzeye, cephe cephe, ordu ordu dolaştıktan sonra ve İmparatorluğun çöküşüne gün gün, saat saat şahit olduktan ve felaketin bu derece müthişi ile karşılaştıktan sonra, Osmanlı hanedanının bu enerjik damadı, Türk ordularının bu başkomutanı, hürriyet kahramanı bu ülkücü, Turancı Enver Paşa’nın son dakika dahi yılmadan, sarsılmadan, sanki hiçbir şey olmamış gibi, tekrar işe yeniden başlamak cesaretini duyması, olağanüstü bir kuvvetin ifadesi idi. O, düğüne bir delikanlı güvey gibi, o cenge koşan bir erkek gibi, bu büyük yolculuğa çıkıyor, çok sevdiği Kuruçeşme’deki yalısını, ona her zaman iyi bir arkadaş olmuş sadık zevcesi Naciye Sultan’ı, güzel Boğaz’ı, sevgili İstanbul’u, şan ve şerefi, huzur ve rahatı, servet ve ihtişamı bırakarak belki de aç kalacağı, belki de sürüneceği meçhul iklimlere, yeni memleketlere, yepyeni davaları gerçekleştirmek için gidiyordu…”



Enver Paşa hiç bilmediği bir coğrafyada hiç tanımadığı insanlar için canını ortaya koyarak türlü fedakârlıklar ile mücadele etmiştir. Bu topraklara ulaşabilmek için türlü badireler atlatmış, kimi zaman esaret atında kalmış, en yakın arkadaşlarının şehit edildiği haberi ile yıkılmış, silah arkadaşlarının ona karşı nasıl propaganda yaptıklarını, Bolşeviklerden çıkar sağladığı söylentilerinin yayıldığını, komünist olduğunun ileri sürülmesini, kardeşinin tutuklandığını, amcasının sürgün edildiğini ve buna benzer bir sürü şey görmüş olmasına rağmen yine de tüm bunlara göğüs gerebilmiştir. Ancak okuduğumda benim içimi en çok parçalayan şey ise bir erkek çocuk özlemi ile yanmasına rağmen hiçbir zaman görüp koklayamadığı bir oğlu olmuş ve daha da acısı babası gelene kadar ona babasının o topraklar üzerinde kendisini gizleyebilmek için kullandığı ismi olan “Ali” denmiş olmasıdır. Babası dönememiş ancak Türklük için yaktığı bu ateş de hiçbir zaman sönmemiştir. O her zaman her alanda örnek alınacak bir hayat sürmüştür. Türkistan topraklarındaki mücadelesi esnasında Baysun vilayetinden mücadelesine katılan üç gençten biri elinde tuttuğu gazetedeki bir yazıyı gösterir. Gazete de “Bütün dünya işçileri birleşiniz!” yazmaktadır. Paşa birden sinirlenir ama sonrasında hemen gülümsemeye başlar ve şunları söyler: “Hayır oğlum; bu bir hayaldir. Sen kafanda daima bütün dünya Türklerinin birleşmesini yaşat!”

Onu Dr. Ramazan Balcı şu sözler ile değerlendirmiştir ve bu sözler tam da ona layıktır:

“Onu yakından tanıyan herkesin üzerinde birleştiği nokta Enver’in bir insan olarak mükemmel ahlaki değerlere sahip olduğudur. Bir gün bile hiddetlendiğini, ağzından çirkin ve kaba bir sözün çıktığını gören olmamıştır. Sevinmek ve öğünmekten nefret eder; kızıp öfkelendiği zamanlarda bile ölçülü konuşmasını bilir. Sır saklamak ve niyetini dışa vurmamak hususunda olağanüstü bir kudreti vardır. Sulh ve sükûn onun nazarında yoklukla eşittir. Bir insanın çıkabileceği en yüksek makamlara yükseldiği halde samimiyetini ve alçakgönüllülüğünü kaybetmemiştir. Keskin bir zekâ ve salim bir muhakeme, muhatabını iyi tanıma gibi yaşından beklenilmeyen, yaradılıştan edeb ve terbiye sahibidir. İffet ve namus timsali, feragatin en üst sınırında, hayat ile ölüm arasında fark görmeyecek derecede idealist yaşamıştır. Hiçbir engel ve tehlike kabul etmeyen kalbi ona bir an bile korkunun heyecanını tattırmamıştı. Ruhunda o kadar inatçı bir azim ve sebat vardı ki, bunu yenmek mümkün değildi. Hayatında attığı adımların hiçbirini geri çektiği görülmemiştir. Daima şahsi cesaretin zirvesinde yaşamış, hayatı savaştan ibaret kabul ederek her zaman tehlikenin en önünde bulunmuştur. Makedonya’daki çete savaşlarındaki haklı ününü de bu şekilde, en az on kere ölümden dönerek kazanmıştır. Trablusgarp’ta gülleler arasında dolaşır, Başkomutandır yine avcı hattındadır. Nihayet Belcivan’da ölüme giderken bir avuç atlının en önündedir” 5

Zeki Velidi Togan ise bu topraklarda ki mücadelesi hakkında şunları söyler:

“Enver Paşa elbette en büyük idealist idi. Buhara’dayken, bütün zorlukları anladığı halde, hiç görmediği, hatta hiçbir kitaptan bile öğrenmediği bir ülke ve çevrede, milyonda bir ölçülü bir haritayı ele alarak ata binip, Buhara’dan Pamir’e koşması, başka biçimde açıklanamaz… Türkistan’a geldikleri zaman bunu idare eden ruh ve ülkü, Türkiye’de bilhassa Balkan Savaşı’ndan sonra yaşatılan Türkçülük ruhu idi. Doğrudan doğruya bir siyasi Panislamizm ve Pantürkizm hayalleri değildi… O, mutlaka Türkistan toprağında ölmek kararını vermişti. Enver Paşa Türkistan toprağında ölmekle, bu ülkede ve Türk tarihindeki en büyük görevini yapmıştır… Mustafa Kemal Paşa yaşayarak, Cemal ve Enver Paşalar şehit olarak, Ön ve Orta Asya İslam ve Türklerinin tarihinde, on altıncı yüzyıldan itibaren başlayan ikinci devrenin (gerileme dönemi) artık kapandığını ve üçüncü devrin, istiklal ve aktivite devrinin başlamış olduğunu gösterdiler.”6


Enver Paşa’nın Türk toplumu ve İslam dünyasındaki etkisi çok büyüktür ve şüphe yok ki her zamanda böyle olacaktır. Türkistan topraklarına gittiğinde de bu etkinin hiç azalmadığını görmekteyiz. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin devlet adamlarından N.Şeyhzamov’un şu sözleri bunu açıklamak için yeterlidir, diyor ki:

Enver Paşa'nın at üstünde etrafa baktığı üniformalı siyah beyaz fotoğrafı.,

“Göyde Allah, yerde Enver Paşa”7

O gerçek bir Müslüman, fevkalade bir Türkçü, yılmayan bir neslin sancaktarı, yenilgi kabullenmeyen bir nefer, tükenmez, yorulmaz, yılmaz, yıkılmaz, uslanmaz ve dizginlenemez bir insan, eşine sadık bir aşık ve her şeyden önemlisi büyük bir idealistti. Ülküsü uğruna rahat bir yaşamı elinin tersiyle itebilecek kudrette, çok sevdiği Naciye’sini, kızları Mahpeyker’i ve Türkan’ı ve hiçbir zaman göremediği oğlu Ali’yi geride bırakabilecek kadar iradeye ve ülküye sahip bir kişilikti. Belki de tek kusuru yürüdüğü yolda herkesi kendi gibi zannetmesiydi. Nitekim Enver Paşa 20. yüzyılın Deli Dumrul’udur. Ancak o, ölüm kapısına dayandığında canı için kefaret arayışına girmemiş ve ölümü kucaklamayı bilmiştir.

Yusuf ÇİFTCİ

Kocaeli-2020 Kam Davulu Dergisi

1 Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 2017, s. 500

2 Nihat Çini, Rusların Türkistan Hanlıkları Politikaları, Güz Dönemi Final Semineri, Sinop, Sinop Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2019, s. 20

3Aysel Erdoğan, Sovyet Rusya Rejiminin Türkistan Halklarına Yönelik Asimile Politikası, Toros Üniversitesi İİSBF, Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 9, Aralık 2018, s. 261-262

4Salim Durukoğlu ve Sevim Salik, “Türklerin Uğradığı İşkence, Sürgün, Katliam ve Soykırımlar Sözlüğü”, AKRA Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, 2015, s. 211-258

5Ramazan Balcı, Tarihin Sarıkamış Duruşması, İstanbul, 2005, s. 131-132

6Zeki Velidi Togan, Türkili Türkistan Tarihi, s. 457-460

7Nerimanoğlu, Enver Paşa’nın Çizmeleri, Düşünce, 525. Gazete, 20.09.2007, Bakü

Yorumlar


bottom of page